“Kendime yazdıklarımdan sızanlar...”
Bir haber sitesinin veya sosyal medya paylaşımının altındaki yorumlar bölümüne hiç dikkatlice baktınız mı? Bütün yorumları okuyorum! İlk bakışta sadece birer "fikir beyanı" gibi duran bu linç pazar yeri, biraz derine indiğimizde çağımızın en büyük psikolojik ve sosyolojik kaosunun röntgenini sunuyor. Bugün orada gördüğümüz şey hür bir düşünce paylaşımı değil; varoluşunu gerçekleştirememiş, kendi hayatında hiçlik sarmalına sıkışmış, kendini temsil etmeyen kitlelerin maskeli balosudur.
Hayatta bir şey olamayan, kendi değerlerini üretemeyen insan, klavyenin başına geçtiğinde bir başarıya ya da bir fikre pervasızca saldırarak onu kendi sığlığına çekmeye çalışır. Alfred Adler, bu durum aslında bir "aşağılık kompleksinden" başka bir şey değildir”. Kendisi aşağıda kalmış olanın en kolay teselli kaynağı, parlayanı aşağı çekmektir. Yorumlardaki o yersiz, çiğ ve orantısız öfke, sahibinin yetersizlik çığlığıdır. Friedrich Nietzsche’nin “hınç” olarak tanımladığı bu gizli kıskançlık, dijital dünyada toplumsal bir linç kültürüne dönüşür. Kendi iç dünyasıyla bağı kopmuş, rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun ifadesiyle "miş gibi yaşamlar" süren bu dijital cüceler, sırf bir gruba ait görünmek uğruna akıllarını ve vicdanlarını askıya alırlar. Bu insanlar hayatta bir şeyi başardıklarında bile asla mutlu olamazlar; çünkü amaçları mutlu olmak değil, kazandıkları başarıyla başkalarından öç almaktır.
Bu acınası tablo, dini konulardaki tartışmalarda adeta bir cinnete dönüşüyor. Herkesin birbirini fütursuzca "kafirlikle" itham ettiği, adeta elinde silah olsa karşısındakini vuracak bir nefret iklimi buralardan besleniyor. Referansını yalnız Kur'an’dan alanlarla rivayetlerin çatışmasında, en çok suçlanan kesimin "Kur'an’a uyun" diyenler olması ne hazindir. Aitlik duygusunun oluşturduğu o "ben bilirim" cahilliğiyle yoğrulmuş bu yorumlar, toplumda tamir edilemez iletişim kopukluklarına yol açıyor.
Peki, bu insanlar neden kendi akıllarıyla düşünmek yerine, körü körüne bir fanatizme soyunurlar? Cevap, o bilge liman işçisi Eric Hoffer’ın şu keskin tespitinde gizlidir: “Kendi ayakları üzerinde duramayan insan, bireysel özgürlüğün getirdiği ağır sorumluluktan korkarak bir dogmanın, bir liderin arkasına sığınır.” Tüm dünya ve ahiret görüşünü bir odağa ipotek etmiş bu zincirli ruhlar, kendi başarısızlıklarını ait oldukları yapının referansıyla örtmeye çalışırlar.
Son sözü Prof. Dr. Ahmet Arslan Hoca’ya bırakalım; durumun vahametini ne güzel özetliyor: “Türkiye'de bilim felsefe konuşmak zor. Osmanlı hanedanının kendi yazdıklarını okuyorsun, 'Osmanlıya hakaret etme' diyor. Kur'an'dan ayet meali veriyorum, 'İslam’a saldırma' diye ayağa kalkıyor. Ne ecdat dediğinin tarihini okumuş ne de inandım dediği kitabı... Bu da bizim işimizi imkânsızlaştırıyor.”
Epiktetos’un o asil uyarısı kulağımıza küpe olmalıdır: “Seni öfkelendiren şey karşındaki insanın davranışı değil, senin o davranış hakkındaki kendi yargındır.” Bilge insan, o çiğ yorumların arkasındaki trajediyi ve derin ezikliği görür; öfkelenmek yerine sadece acır. Unutmayalım ki, klavyenin gölgesine saklanıp hınç büyütmek kölelerin işidir; oysa özgür köleler zincirlerini beyinlerinde çoktan yıkmıştır bile. Ahenkle ve hür bir akılla yaşamak ise sadece kendi ruhunun efendisi olabilmişlerin harcıdır...
Vesselam!