Değerli dostlar dün 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle siyasileri dinledim. Gazetecilerin yazılarını okudum. Sanal dünyada kopan fırtınaları gözlemledim.

1683 yılında Viyana önlerinde mağlup olduğumuz günden Sakarya, Dumlupınar’a kadar hep geri çekilmiş, mağlup olmuş, yirmi milyon kilometre kare toprağı kaybetmiş bir millet olduğumuzun idraki içinde olmadığımızı acı acı seyrettim.

İster sağcı, ister solcu, ister muhafazakâr, ister tarikatçı, ister etnik ayrılıkçı olunsun ne yazık ki akılla, izanla, ilimle ve tarihi hakikatlerle ilgisi olmayan övünmeler, yerinmeler, hakaretler gibi insanı üzen tavır ve davranışlara şahit oldum Ve gördüm ki cehalet kol geziyor. Kendimce konuya bir ışık tutabilir miyim diye bu yazıyı kaleme aldım. İlginize sunuyorum.

Başta Halife varken, başta padişah varken Viyana’da, Küçük Kaynarca’da, Osmanlı-Rus, Osmanlı- Avusturya Macaristan savaşlarında hep kaybeden taraf olduk. İnsan kaybettik. Toprak kaybettik. Daha doğrusu neler kaybetmedik ki…

Çeşme’de, Navarin’de donanmalarımızı kaybettik, sonra… Yunanlıların Mora’da birkaç ay içinde kırk binden fazla Müslüman Türkü öldürdü…..

Bütün bu savaşlarda savaşan Mehmetler Müslümandı… Namazlarını kılıyordu. Oruçlarını tutuyordu. Padişaha, halifeye biat etmişlerdi ama mağlup oluyorlardı.!!!!

Hiç kendimize sorduk mu inanmış olan bu ordular neden yeniliyor? Eğer Namaz, Oruç ve diğer ibadetler yeterliyse o zaman mağlup olmamamız gerekirdi. Eğer böyle düşünürsek o zaman neden yenildik?

Padişahlarımız evliya idi…! Komutanlarımız imanlı, askerlerimiz vatan için can verdiler. Öyleyse neden mağlup olduk?

Evet, ortada bir imparatorluğun yıkılıp yok oluşuna bakıyoruz. 1683-1918 yılları arasında 22 milyon kilometrekare toprak kaybımız var. O halde bu yok oluşa giden gidişi izah etmek gerekir aziz dostlar.

Zaferin objektif şartları vardır. Bu şartlar; haklı inancın, doğru metodun, düşman stratejisinden üstün stratejinizin olmasına bağlıdır. Bunlar da yetmez çünkü derin bir politik anlayışın çizdiği, ehil kadroların elindeki bir millet mücadelesi zafer kazanır. Bunlar olmadan zafer kazanılmaz.

Tarihi süreçte mağlubiyetlerimiz iyi analiz edilirse yukarıdaki şartların olmadığına şahit görürüz. Ekonomisi çağı yakalayamamış, borç batağına batmış bir ülke zafer kazanamaz. Halifeler, padişahlar döneminde Osmanlı ne yazık ki bu borç batağına batmıştı.

Avrupa, Rusya, Amerika ürettikçe üretiyor, ticareti geliştirerek zenginleşirken Osmanlı ilkel usullerle tarım ve hayvancılık yapıyor bir türlü sanayileşemiyordu. Sanayileşmenin temelinde eğitilmiş, çağın bilgileriyle donanmış, ticareti, sanatı en güzel yapan insanlardan mahrum olması bu mağlubiyeti hazırlıyordu.

Medreseler yeni bir bilgi üretemiyor, çağın gerisinde kalıyor, eskileri tekrarlamayı ilim sayıyordu. Bu medrese anlayışıyla buhar gücünü kullanmak mümkün değildi. Tekstilde ilkel tezgâhlar fabrikayla mücadele edemiyordu. Bunu çözecek medreseydi ama içine kapandığından dünyadaki bu gelişmeleri izah etmesi mümkün değildi.

Medreseleri bilgi üretmeyen, orduları çağın gerisinde kalmış, donanması Haliç’e kapatılmış, ehliyetli, liyakatli insanlardan mahrum bir ülkenin mağlup olması mukadderdi.

Sonuç olarak; Çanakkale’de kazanılan zaferi yeşil sarıklılarla izah eden Türk sağı, Allahu Ekber’deki mağlubiyeti, şehit olan binlerce Mehmet’in donarak can verdiğini izah edemedi. Çünkü Çanakkale’de savaşanlar da Allahu Ekber dağında savaşanlar da Osmanlı askerleriydi.

Askerler de, komutanlar da inançlıydı. Namaz kılıyorlardı. Oruç tutuyorlardı. Kuran-ı Kerimi okuyorlardı. Ama mağlup oldular. Demek ki savaş sadece inanmakla olmuyor.

Düşmandan üstün silahınız olacak. Tankınız, topunuz, uçağınız, geminiz olacak. Fabrikalarınız olacak. Bilim adamlarınız olacak. Bilge devlet adamlarınız olacak. Hazineniz ağzına kadar para ile dolu olacak. Borcunuz olmayacak. Çok üretip, çok satıp, az alacaksınız.

Bunlar yoksa başta halife de olsa, padişahta olsa mağlup olacaksınız. İşte Osmanlı devleti bu yüzden mağlup oldu. Biz buradan ders çıkarmak zorundayız.

30 Ağustos 1922’ye gelinceye kadar geçen bu zaman dilimini bir de hamasetle değil ilim, hikmet ve vicdan gözüyle bakın. İşte o zaman daha iyi olayları kavrayacağız. Türk İstiklal Savaşını ve onun saygıdeğer komutanlarını daha iyi anlayacağız.