Babaannem rahmetli derdi ki; "Oğul, oturmakla cücük çıkmaz, çalış!"
Uzun yıllardır görmediğim Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep ve Mardin, Midyat aksını bir turla gezdim. Gidip gördüm ki Güneydoğu illerimiz kabuklarını kırıp kendilerini aşmışlar. Sokaklarda yerli turist kadar yabancı turist vardı.
Mardin, inişli yokuşlu merdivenleriyle Türkiye şampiyonu ama caddeler adam almıyor. Sadece yabancı uyruklu 2 milyon 700 bin turist çekmiş. Gecesi gündüzü hareketli. Bölgede telkari gümüşçüler, bakırcılar, şarap ve kervansaray kahvesi mağazaları dolup taşıyor. Bu büyük ilginin arkasında sinemanın büyüleyici gücü de var; burada çekilen "Uzak Şehir" dizisini merak eden yabancılar akın akın şehre koşuyor.
Şanlıurfa ise adeta modern bir Avrupa şehri gibi. Akşam 1500-2000 kişilik sıra gecelerinden çıkışta caddeler dopdoluydu. Esnafın misafirperverliği muazzam; gece yarısı dükkan önünde selamlaştığımız esnafla oturup çay içtik, şakalaştık. Sabah ise rehberlerimiz eşliğinde Hz. İbrahim ve Hz. Eyyüb’ün mekanlarında tarihi bir yolculuğa çıktık.
Urfa'daki asıl büyük mucize ise Göbeklitepe... Türkiye’den onlarca üniversite, yüzlerce akademisyen varken, Alman arkeolog Klaus Schmidt bir müze ziyaretinde o kadim taşın sırrını fark ediyor. İngiltere’den, ABD’den bilim insanları burayı incelemek için sıraya giriyor ve insanlık tarihi tam 12.500 yıl geriye sarılarak yeniden yazılıyor. Kazı çalışmaları 35+11 sene sürüyor. Schmidt Urfa'da 25 sene kalıyor. İnsan düşünüyor; kim bilir, belki de insanlığın atası Hz. Adem bu topraklarda yaşadı, yeryüzüne ilk adımını burada attı? Bugün o vizyon sayesinde Göbeklitepe’de kalabalıktan yürümek, dolmuş bulmak imkânsız hale gelmiş; dünya bu büyük sırrı solumak için buraya akıyor.
Ardından geldiğimiz Halfeti’de de muazzam bir kalabalık vardı. Devasa baraj gölünde 150 tekne ve 55 lokanta arı gibi çalışıyordu. Şener Şen’in o unutulmaz "Eşkıya" filminin hüzünlü ruhunu taşıyan bu ilçede, tur harici bireysel gelenlerin oluşturduğu tekne kuyruğu iki üç sıralı ve 300 metreden fazlaydı! Turumuz önceden yer ayırttığı için şanslıydık da sıra beklemeden teknede yemeğimizi yiyebildik.
Gaziantep ise Türkiye’nin en çalışkan bölgesi; 13. Organize Sanayi Bölgesi açılıyor. Adım atacak yer yok, lokantalarda yemekler erkenden tükeniyor. Muazzam Zeugma Müzesi ise başlı başına bir tarih deryası.
Bu tescilli gastronomi şehirlerinin sokaklarında yürürken insan adeta bir lezzet sarhoşluğu yaşıyor. Her köşe başında, o canım salaş yerlerde her türlü yöresel yemek, sokak lezzetleri tezgah tezgah önünüze seriliyor. Izgaralardan, fırınlardan yükselen o muazzam kokular havada birbirinin üzerine basarak yayılıyor; lezzet lezzet, tat tat insanı içine çekiyor.
Şehirler arası ovalar şam fıstığı ve zeytin ağaçlarıyla kaplanmış. Bölge; kendi tekstilini, derisini, bakırını, gümüşünü, süs eşyasını üretiyor. Camilere, tarihi mekanlara giriş çıkışlarda kimse kimsenin kılık kıyafetine karışmıyor; isteyen istediği kıyafetle giriyor. Zaten bir başkasına "benim gibi ol" demek etik olmazdı. En önemlisi, bölge insanında körü körüne siyasi saplantı kalmamış; lafı ağzınıza tepen siyasi lider tapıcılarına rastlamadım. "Kim hizmet ediyorsa onun yanındayız" diyen, rasyonel ve demokratik bir olgunluk hakim.
Erzurum: Geleneksel Direnişten Akılcı Güncellenmeye
Güneydeki bu rasyonel sıçramayı görünce insanın aklına ister istemez Erzurum geliyor. Gelişmişlik ile geri kalmışlık arasındaki çizgi, "yanlış ata oynamakla" ilgilidir. Siyasi fanatizmin olduğu yerde kalkınma durur. Güneydoğu toprağıyla, tezgahıyla, Klaus Schmidt gibi değerlere açtığı vizyonuyla bizzat üretiyor; Erzurum ise ne yazık ki başka şehirden alıp satıyor, aracı konumunda kalıyor. Şehri büyütmek dışarıdan mal getirip satarak değil, kendine ait ürünler üretmekle olur.
Erzurum turizmde iddialıysa önce günlük uçak bileti fahişliğini ve sefer sorununu çözmeli. Fiyat ve esnaf politikasını düzeltmeli. Şanlıurfa ve Mardin’de çay 15 TL, kahve 30-50 TL, lahmacun 100 TL ve pide 300 TL iken; Erzurum’da bir lahmacunun 170 TL, pidenin 450 TL olması esnaf ahlakına sığmaz. "Gelenden ne koparırsam" mantığıyla turist tutulamaz. Şehri sadece cağ kebap ve kadayıfa hapsetmek yerine dünya mutfağına açmalı, güler yüzlü olmalıyız.
Oysa Erzurum toprağında patates yerine çilek, vişne; şalgam yerine ayçiçeği, fasulye yetiştirilebilir. Nitelikli tarım ve özgün üretim için önce rasyonel aklın değişmesi gerekir.
En acısı da ne biliyor musunuz? Aydınlanma getiren, fikir üreten bu tarz yazılar bazı Erzurum gazeteleri veya dernekleri tarafından hemen "siyasi" kabul edilip sansürleniyor, yayınlanmıyor. Yani insanı konuşturmuyorlar! Bir toplumda insan konuşamazsa, eleştiri ve şikayet kültürü özgürce kullanılamazsa orada neyin değişikliği, hangi gelişme yapılabilir ki?
Kendini güncellemeyenler, eleştiriye kapıyı kapatıp yanlış ata oynayanlar ne yazık ki tarihin gerisinde kalmaya mahkûmdur.
Babaannem rahmetli derdi ki; "Oğul, oturmakla cücük çıkmaz, çalış!"
Vesselam!
