Yıllar önce, çok kıymet verdiğim bir dostumun davetine icabet ederek villasına akşam yemeğine gitmiştim.
Villa dediysem, gerçekten zevkle döşenmiş, ihtişamlı bir bahçenin içinde, mimarisiyle dikkat çeken bir keşaneydi. Kapıyı açar açmaz çiçeklerin, güllerin güzelliği göz kamaştırıyor, deniz manzarası insanı büyülüyordu.
Fakat bahçede dolaşırken burnuma çok rahatsız edici, keskin bir lağım kokusu geldi. Bu görkemli manzarayı gölgeleyen kokunun sebebini sordum. Dostum mahcup bir edayla, "Sorma birader" dedi, "Yakınlardaki kanalizasyon borusunda arıza oluşmuş. Lağım patlayıp etrafa yayılmış. Ortadaki pislikler kaldırıldı, kirli su çekildi ama geriye bu rahatsız edici koku kaldı."
Bugünlerde yolsuzluk haberleriyle yatıp kalkıyoruz. Devletin kör kuruşu nerede ve kimler tarafından ziyan edilmişse hesabının sorulması devlet olmanın gereğidir. Elbette yargı nihai kararını vermeden, masumiyet karinesini çiğneyerek kimseyi peşinen suçlu ilan edecek değiliz. Kurunun yanında yaş da yanmasın, masumların ahı alınmasın. Ama bazı vakalar ve birinci ağızdan itiraflar var ki; bazı yöneticilerin nasıl pisliklere bulaştıklarını hayret ve ibretle izliyoruz. İşte bunları gördükçe, yıllar önce yaşadığım o olayı hatırlıyorum. Dışarıdan bakılınca mükemmel görünen birçok yapının içinde ne kadar kirli işlerin döndüğünü hayretle müşahede ediyor ve üzülüyoruz.
Göze azametli, şanlı şöhretli görünen bazı kişilerin aslında bu güzel kıyafetlerin ardında ne kadar liyakatsiz, hak hukuk çiğnemeye meyyal, kul hakkına tecavüze eğilimli zavallılar olduğunu gördüğümde, tarihi bir latife aklıma geliyor. Size de anlatayım:
Nüktedanlığıyla ünlü devlet adamımız Fuat Paşa, resmi bir görevle Rusya’ya gittiğinde onu çok güzel bir prensesle tanıştırmışlar. Yabancı dile de hakim olan Paşa, prensesle kısa bir sohbetten sonra, bu güzel görünüşün arkasında ne kadar cahil bir kişiliğin gizlendiğini sezmiş ama belli etmemiş. Davetten sonra Paşa’ya, "Prensesi nasıl buldunuz?" diye sormuşlar. O da hiçbir diplomatik ihtiyatkârlığa ve suni bir nezakete tenezzül etmeden, dobra dobra şu cevabı vermiş: "İçi sirke dolu, billurdan bir vazo!"
Eminim sizin de binbir desise ile makam mevki işgal etmiş zübüklerle karşılaşıp lahavle çektiğiniz çok olmuştur!
Sözün burasında, kadim medeniyetimizin satır aralarından not ettiğim şu çok güçlü kavramı hatırlayıverdim: Fasık-ı mahrum... Birçok insanın içinde günah ve suç işlemeye dair güçlü eğilimler mevcut olabiliyor. Ancak bu insanlar o suçu işleyecek makama, mevkiye, bütçeye, güce sahip olmadıkları için ‘zorunlu bir dürüstlük’ hali içinde yaşayıp gidiyorlar. Çevresindekiler de onları halim selim, doğru düzgün insanlar sanıyor. Ama gün gelip fırsat buldular mı, altlarına bir koltuk, ellerine bir mühür verilince o zorunlu dürüstlük zırhı sıyrılıyor ve birdenbire birer hırsızlık, yolsuzluk canavarına dönüşüveriyorlar. Bizim "doğru düzgün" sandığımız kişilerin devlet yetkilerini ellerine geçirdiklerinde, nasıl kısa sürede “sihirli zenginleşme mucizeleri” yarattığını gördükçe bu kavramın ne kadar büyük bir hakikat barındırdığını daha iyi anlıyorum. Demek ki; siyasetçi ve yönetici adaylarını elekten geçirirken Fuat Paşa dikkatiyle ve Müslüman ferasetiyle, derinlerde gizlenmiş bu potansiyel arızaları ortaya çıkarma becerikliliğini gösterebilmeliyiz. Unutmayalım, “Seçen seçtiğinden iki cihanda mesuldür”
Her şeye rağmen, kamu yönetimi ve siyasette kahir ekseriyeti teşkil eden dürüst, liyakatli ve becerikli insanların cemiyet ve devleti ayakta tuttuğuna olan inancımı ve iyimserliğimi muhafaza ediyorum. Sayısal olarak azınlıkta, ama zaman zaman fiiliyatta etkili olan çürük elmalar, bütün sistemi çürütme tehdidi yaratabiliyor. İşte bunun önüne geçmeliyiz!
Peki, neden elimizde sağlam ve zengin insan kaynağı hazinesi varken böyle can sıkıcı tablolarla sık sık karşılaşıyoruz?
Maalesef imparatorluğun son dönemlerinden beri kamu yönetim sistemimiz ve siyaset dünyamız negatif bir seleksiyon (tersine seçilim) sarmalı içindedir. Siyasetin ve bürokrasinin eleği, zaman zaman dalkavukluk ve kendini pazarlamada mahir kötüleri iyilerden ayıklamak yerine, iyileri eleyerek sahtekârları eleğin üstünde tutuyor. Kamudaki çürümüşlüğün çok mühim ve ilk sebebi budur. Diğeri de gevşek denetim ve yaptırım zaafiyetidir.
Umutsuzluğa kapılmadan süratle gerekli düzenlemeleri yapıp devlet gücünü kullanacak, devasa kamu kaynaklarını yönetecek koltuklara oturtacağımız insanları belirlerken işi baştan sıkı tutmalı, kılı kırk yarmalıyız.
Unutmayalım ki; billur vazoların ihtişamına aldanıp içindeki sirkeyi, sirke ne kelime necaseti görmezden gelirsek, fasık-ı mahrumların elinde güç bir silaha dönüşür ve gün gelir o ekşimiş koku bütün ülkeyi sarar. İşi baştan sıkı tutalım ki, ne vazo kırılsın ne de memleket bu ağır kokuya mahkum kalsın.
