Siyaset sahnemizi dolduran yüksek perdeli sesleri, asabi üslupları izlerken insan sükuneti özlüyor.

Gündelik hırsların, koltuk kavgalarının, transfer pazarlıklarının ortalığa saçılması toplumun ruhunu incitiyor, insanları agresif yapıyor, yıpratıyor. En ürkütücü olanı ise, emperyalist odakların siyasetimizin tam ortasına kadar sızıp etki edebilmesidir. Gelin, bu modern zaman politikacılarına tarihin aynasını tutalım.

Adaletsizlik, yolsuzluk, ahlaksızlık ise zaten hiç kabul edilemez!

Alfred Adler, meydanlardaki "her şeyi ben bilirim" kibrinin arkasında derin bir "aşağılık kompleksi" yattığını söyler. Özünde güvensiz insan, bu boşluğu ancak bağırarak kapatabilir. Aristo ve Geştaltçılar ise "Bütün, parçaların toplamından büyüktür" der. Günümüz siyaset mimarları ise ekonomiyi, adaleti, yani bütünü saklayıp cımbızla çekilmiş yapay gündemlerle toplumu oyalıyorlar.

Bu illüzyon, Doğan Cüceloğlu’nun "Miş gibi yaşamak" kavramının ta kendisidir. Ekranlardakiler halktan biriymiş, adaletliymiş gibi yapıyorlar ama maske düştüğünde geriye sadece ikbal kaygısı ve kişisel çıkarlar kalıyor. Oysa Çin’i Çin yapan felsefe ustası Konfüçyüs, "Eğer yöneticiler erdemliyse halk kendiliğinden hizaya girer" der. Bugün Rousseau’nun halk ile devlet arasındaki o asil "Toplum Sözleşmesi", ne yazık ki "liderlere sadakat sözleşmesi “ne tahvil edilmiş durumda.

TBMM’de grup kararı almak ne anlama geliyor, her milletvekili bir fert değil midir, her fert ayrı düşünemez mi, her ferdin kendi savunacağı fikri, evet veya hayır deme özgürlüğü yoksa, demokrasi zaten rayında değildir.

Gilles Deleuze, "Farklılığın yaşamı var eden asıl zenginlik olduğunu" haykırırken; bizim siyasetçilerimiz Cemil Meriç’in deyimiyle o "idraklerimize giydirilen deli gömlekleri" olan "izm"lerle toplumu tek tipleştirmeye çalışıyor. Fikir üretemedikleri için kitleleri uykuda tutmak adına sloganlara sığınıyorlar. Sahi, siyasilerin ağızlarından düşürmedikleri o "davamız" neyin davasıdır?

Kürsüden bağıranlara sorsanız vallahi bilen yok, her şey müphem! Üstelik kendi seçtikleri bir kısım siyasi görüşlerine sadakatli halkla sohbet edip bunu basında "kanaat önderleri" diye nakletmeleri ise ayrı bir acı veriyor. Gerçek aydınlar bir kenarda dururken, liyakatsiz insanları tamamen siyasi motivasyonlarla böyle yaftalamak büyük bir yanlıştır.

Makyavel, siyasetçilerin tüm bu hamaset, "dava" sözleri, çakma kanaat önderleri ve dini istismarlarla ördüğü tezgâhın, akıllı ve aydın insanlar üzerinde sadece "acı bir gülümseme" yaratacağını söyler. Çünkü gerçek aydınlar bu soslarla uyumazlar; onlar sizi tüm çıplaklığınızla görürler.

Sözün özü; nezaketten yoksun sert siyaset dili, millete "ahenk" değil karma karışık, boş, yüksekten bakışla sadece huzursuzluk vaat ediyor. Aynaya bakıp kendi suretlerini görenlerin, idraklerine giydirdikleri deli gömleklerinden sıyrılmaya cesaretleri var mıdır acaba?