banner550

Soran olmaz bizi yardan ağyardan,
Ne çare namımız çoktan yitmiştir.
Yol üstü çeşmeler bakar kenardan,

Bizi bilen sular akıp gitmiştir.
Mermerde nakışlar böyle değildi.
Orhan Şaik Gökyay (“Sitem” adlı şiirinden…)

Nerden çıktı böyle bir hatırlatmayla başlayan yazı… Vefasızlıktan yana şikayetçi miyim diye sormayacağım kendi kendime; zira çoğumuzun ortak derdi bu… Toplumun bozulmasından; dostluk, arkadaşlık, sadakat duygularının zayıflayıp, azalmasından yakındığımızda, “Yoksa Vefa, İstanbul’da sadece bir semt-i meşhurda mı kaldı?” diye söylenmeyenimiz yok gibi… İstanbul’da koca bir semte adını veren ve “vefanın babası” olarak anılan bu büyük insanın hayatına göz atınca, böyle bir nitelemeyi ne kadar hak ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. Bu arada; Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın bir röportajında anlattıklarından, koca bir devletin kuruluşuna fikirleri ve öğütleriyle yön veren Şeyh Edebali’nin de bir Vefaiyye şeyhi olduğunu öğreniyoruz.

Zaman bizleri ördüğü elekten geçirirken, insanî vasıflarını muhafaza edipte, yaşadıklarını, gördüklerini hatırlayan ve onları iyi, güzel, doğru cümlelerle yâdedip, yeri geldiğinde de bir yere kaydeden çok az insan var. Bu kişiler; geçmişin bahtiyar günlerinde, sokaklarında dolaştıkları, ekmeğinden yiyip, suyundan içtikleri şehirleri, dostlarıyla paylaştıkları bazen acı, bazen tatlı, bazen kahkahalarla dolu ve bazen de hüzün bulutlarıyla ıslanan hatıraları, vefalarının birer nişanesi olarak sunarlar okuyanlara… Okuyupta yürekleri bundan hisse alıp, göğüsleri genişleyenlere… Vefanın ne güzel, ne eşsiz bir duygu ve düşünce olduğu gerçeğini bir kere daha duyumsayıp, buna yürekten inananlara… Hele de; vefasızlık üzerine söylenmiş sözlerin bile giderek hafızalardan silinip, lügatlerden kazınmaya doğru gittiği bu incitici, aldatıcı, bizi kendimizden ve birbirimizden uzaklaştırıcı, hoyrat ellerde oyuncak edici olan günümüzde…

Yıllardır yaşadığım ve birçok yazıma konu ettiğim, karlı dağlarına, geçmişinde ve bugününde barındıklarına olan inancım ve sevdam yüzünden, ömrümün Ankara’da geçen iki yılı hariç, bir türlü ayrılamadığım şehre dair yazılmış, yüreğimi şenlendirip, bir dosta kavuşmuş gibi sevindiren cümleleri eski defterlerimden birinin sayfaları arasında yeniden gördüğümde, vefanın ne kadar önemli olduğuna bir kere daha hükmettim. Beni müthiş bir şekilde etkileyen sözün bir hadis-i şerif olduğu rivayet ediliyor: “Kıyamet günü Allah, öncekileri ve sonrakileri birleştirip topladığı zaman her vefasız için, onu tanıtan bir bayrak dikilir ve “Bu, falan oğlu falanın vefasızlığıdır.” Bunu okuyupta etkilenmemek mümkün mü?

Ve yine büyük düşünür Mevlana Hz.lerinin şu sözü, vefaya değer verenleri olduğu kadar, gitgide vefadan uzaklaşıp, onun ne olduğunu unutan vefasızları da yürekten vurmalı değil mi: “Vefa arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır... Vefa; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır... Vefa; ötelerin sonsuz mükâfatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır... Sen güzelsin; güzelliğe yakışan huy da, vefalı olmaktır! Haydi; güzellik ile vefayı birbiri ile evlendir, onları birbirine nikâhla!...

Aslında unutmakla malul olmak bizi öylesine kendisine bende kıldı ki; vefayla ilgili birçok şeyi hatırlamaz olduk. Oysa biz, bırakın insana, hayvana bile vefa gösteren, ihtiyarladıklarında barınacakları yerler yapan ve sahiplerine gösterdikleri vefayı hikâyeleştirip anlatan bir millettik… Bize ne oldu diye sormak artık bazılarımızın canını çok acıttığı-bazılarının ise canını sıktığı-içindir ki; bu soruyu bir daha sormak insanı ziyadesiyle üzüyor.

Ancak her şeye, olana bitene, gelene geçene, mevkiine, makamına, parasına mağrur olanlara rağmen, yine de vefanın o diriltici, umut verici yönünden haber verici insanlara ve onların cümlelerine bir yerlerde rastlamak mümkün… İşte bunlardan birisi de, şair Hasan Akçay… Bizim Külliye dergisinin 44.sayısında Yavuz Bülent Bakiler’i anlattığı ”Palandöken Dağı Şiir Açarken” başlıklı yazısına; üniversite hayatını geçirdiği Erzurum’u meth-ü senâ eden, yürek marifetiyle yazılan çok güzel cümlelerle başlamış. Başında çoğunlukla şiir rüzgârlarının dolaştığı gençlik zamanlarının Erzurum’unda yapılan “Palandöken Şiir Günleri” adlı etkinliğe katılan Türk şiirinin önemli isimleri; Yavuz Bülent Bakiler, Bekir Sıtkı Erdoğan, Turan Oflazoğlu, Mehmet Çınarlı, Zeki Ömer Defne ve Yahya Akengin”e dair hatıralarını anlatan şair; yazısına bakın nasıl giriş yapmış:

  • Erzurum… Ömrümün en güzel mevsiminin kar kokulu şehri. Yılın üçte ikilik zamanını, bembeyaz gülüşüyle dağlardan, sokaklarına kadar, hatta içinde yaşayanların iliklerine kadar dolduran şehir. O gülüş ki, termometrelerin eksi kırkları gösterdiği zamanlarda bile insanın yüreğini, benliğini ilkyazlara çevirecek kadar sıcaktır. Tertemizdir. Bembeyazdır. Zemheri akşamlarının sabahında kardelenler başını güneşe uzatacak duygusu kadar bahardır. Çoğu sabahların kırağısı saçlarımızı beyazlaştırdı, kimi zaman cam gibi buzlar üzerinde ayaklarımız kayıp yerlere kapaklandık, fakat biz o şehirde hiçbir zaman üşümedik. Yüzümüzü kamçılayan tipilerin erişemediği gönül kalemizin burçlarında aşk güneşi vardı çünkü. Biz her zaman o güneşle ısındık, ışıdık… O aşk ki, bütün kapılarını güzelliklere açıyordu. Mevsim hep kış olsa da gönül uçlarımızda her daim bahar çiçeklerinin tomurcuklanışı vardı.” (Bizim Külliye Dergisi, Sayı:44,Yıl 2010)

Gerçi; meraklıları internette rastlamış mıdır bilmiyorum ama şair bu şehri ne kadar sevdiğini zaten yıllar önce mısralarla da dile getirmekten geri kalmamış. Bir şehre şiirle kayıt düşmenin ne kadar anlatılmaz ve kaybolmaz bir şey olduğunu bilmem takdir eder misiniz? Adına türküler yakılıp, şiirler söylenen yüce dağ Palandöken’i konu edinen bu şiirin şairi; bize çok uzak bir coğrafyanın çocuğu değil ve yazları da şimdi çalıştığı Harran Üniversitesinden memleketi olan Trabzon’a giderken, mutlaka yolunu bu şehre düşürüyor ve böylelikle hasret gideriyor.

Kardelenler Baharı” adlı şiirinde; “İlkyazı bir muştuyla haber veren onlarmış / Kardelenler baharı göremeden ölürmüş / (...) / Ardından nerde diye ne bir soran olurmuş / Kardelenler meçhulde bir gönle gömülürmüş.” diyen Akçay’ın bu mısralarını dünyamıza bir vefa çağrısı olarak yorumlarken, bir başkasının, ömrünü Erzurum’da geçiren ve vefatında da sevdalısı olduğu bu şehrin toprağına emanet edilen birinin, Selami Türkmen’in yürek yakan şu cümlelerine göz gezdirelim:

“Ömürleri süresince içinde bulundukları toplumlara ışık olan, enerji olan, o toplulukların bütün müşküllerinde çare kapısı görülen birçok insanımız; konumlarını, mevkilerini kaybettiklerinde büyük yalnızlıklarla muhatap oldukları halde "yalnızım!" diyemezler. Hatta öylesine kimsesiz kalırlar ki; en kimsesiz insanın bile onlardan daha çok kimselerinin olduğunu görürsünüz. Bunun en bariz örneği ise siyasette yaşanır. Mensup oldukları fikrin iktidar olduğu dönemlerde çözülemeyen problemlerimiz için yatağında uyutmadığımız insanlar, iktidar erkini kaybettikleri günlerin sonrasında hasta olup yatağa düşseler bile çok az kimseden "Geçmiş Olsun" sözünü işitirler.

Bugün artık evlerimizdeki o tatlı sohbetlerin yerini dizilerin kritikleri, telefonla meşgul olmalar ve başka şeyler aldığından, komşular da dostlar da pek hatırlanamaz olmuştur. Oysa ağaçlar dalları ile, çiçekler gülleri ile sevilirler. Dallarımızı kurutmaya, güllerimizi soldurmaya başladığımızın ne zaman farkında olacağız? Vefa duygumuz köreldiğinden, en yakınlarımızı bile yalnızlığa terk ettiğimiz gibi, kendimizde bu kalabalıklar içinde yapayalnız kalıyoruz.”

Vefadan ve onunla ilgili konulardan, olaylardan, kişilerden daha uzun uzadıya bahsedebiliriz. Ancak bütün bunlar bir tarafa, asıl önemli olan yazdıklarımızdan hisse alınması ve fiiliyatta bir ilerleme kaydedilmesidir. Fakat sözü daha fazla uzatmadan “Şükrümüzü eda babında bir iştir vefalı olmak” (İsmail Bingöl. Sırrını Söyleyen Rüzgâr, 52, Ötüken Yayınları) diyerek, birkaç mısra ile tekrar hatırlatma yaparak cümlelerimize son verelim:

Al eline bir vefa çiçeği / Koy içine dostluk gibi bir şüpheyi / Ver onu / Dostu için yananlara/

Ver onu / Dostluğu ve vefayı unutmayanlara” (Ay Düşleri, İsmail Bingöl, Ares yayınları, İstanbul, 2009)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.