“Hakaret alışkanlık, adalet terk ediliş; işte kötülüğün yolu.”

Eski zamanların birinde, bir leylek sulak alanda gezinirken boğazına kemik kaçmış, acı içinde kıvranan bir kurt görmüş. Uzun gagasıyla kurdun boğazındaki kemiği çıkarıp onu ölümden kurtarmış. Sonra kurda dönüp masumca sormuş: "Kurt kardeş, hani benim ödülüm?" Kurt derin bir nefes almış, gözlerini kısmış, pişkin pişkin: "Ulan kafanı kurdun ağzına sokup sağ çıkardın, bundan daha büyük ödül mü olur?".

Yine bir gün aslan, kurt ve tilki avlanmaya çıkmışlar. Güzel bir av yakalayınca aslan kurda dönmüş: "Şunu bir paylaştır bakayım" demiş. Kurt safça, "Sultanım gövde sana, baş ve sakatatlar bana, ayaklar da tilki kardeşime" der demez aslan bir pençede kurdu yere sermiş. Sonra dönüp tilkiye: "Şimdi sen taksim et" demiş. Tilki kurdun cesedine bakıp yutkunmuş: "Efendim" demiş, "Gövdeyi öğlen yersiniz, sakatatları akşam, kelle ve tırnakları da sabah kahvaltısında buyurursunuz." Aslan gururla gülümsemiş: "Aferin tilki, bu adaletli taksimatı nereden öğrendin?" Tilki yerdeki cansız kurda bakıp iç geçirmiş: "Şu yerde yatan kardeşimden sultanım..."

Bu iki eski masal, aslında insanlığın en büyük iki yarasını yüzümüze çarpıyor: Gücü eline geçirenin adaleti yok etmesi ve iyilik görenin takındığı o nankörlük ve pişkinlik!

Kendi felsefi arayışımda her zaman kendime hatırlatırım: “Hakaret alışkanlık, adalet terk ediliş; işte kötülüğün yolu.” Adalet, önce bir insanın, başkasının hakkına ve emeğine duyduğu temiz saygıdır. Bir toplumda tilkinin korkudan sustuğu, kurdun ise hakkını ararken canından olduğu o çarpık "güçlü haklıdır" mantığı yerleşirse, adalet zihinlerde ölmüş, devlete güven sıfırlanmış demektir.

Eskiden ahlaki kurallarda suç işleyen gizlenir ve yakalandığında yüzü kızarırdı!

Çünkü utanç, kötülüğün önündeki son kapıydı. Bugün ekranlarda veya sokakta Utanma gibi asil duyguyu kaybetmiş bir zihniyet, aslında insanlığın en tehlikeli çizgisini aşmış demektir. Utanma duygusunu tamamen silip atmış bir insanın yapabileceği kötülüklerin ucu bucağı yoktur.

Oysa çok iyi bildiğimiz bir gerçek vardır ki: “Vicdan sustuğunda kötülük konuşur.”

Bu çürüme süreci, bir gecede olup bitmez. Kötülüğün de kendine has bir beslenme şekli ve basamakları vardır. Tıpkı geçmiş yazılarımda vurguladığım gibi: “Yalan, kötülüğün ilk tohumu; iftira onun meyvesidir.” Başkasının hakkına el uzatan bir zihin, önce kendi içine bir yalan tohumu eker. Yaptığı çirkin işleri mantıklı bir kılıfa uydurur. O yalan tohumu büyüyüp meyve verdiğinde ise, tıpkı aslanın kurdu suçlaması gibi, kendi suçunu bastırmak için dürüst insanlara çamur atmaya, temiz kalmayı "saflık" olarak nitelendirmeye başlar.

Sonuç olarak, adaleti eğip bükmeden bir dünya inşa etmenin tek şartı, aklın ve vicdanın yolundan ayrılmamaktır. Nezaket, dürüstlük ve utanç duygusu bir zayıflık değil; insanları bir arada tutan en büyük bağdır.

Kötülüğün sınırlarını çizmek, kanunlardan önce temiz bir vicdanın ve dik bir ahlaki duruşun görevidir. Yoksa her taksimat aslanın payı, her iyiliğin sonu kurdun insafı olur. Yazıyı mühürlerken o kadim hakikati bir kez daha hatırlayalım:

“İyilik, düşüncenin çocuğudur; düşünce doğmazsa kötülük büyür.”

Vesselam!


🪻 Mor Sümbüllü Bağlarımdan aforizmalar;

“Kötülükler iyiliğe bürünmüş güzellikler gibidir”. Farabi.

“Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, bir de cehaletin bedelini hesaplayın.” Derek Bok. /Harward Üniv. Eski Rektörü)