Ahmet Kaya’nın bir şarkısı vardır.

Nakaratında şöyle der: “Kendine iyi bak, beni düşünme. Su akar, yatağını bulur.” Aslında bu bir şarkı olsa da hayatın gerçeğini anlatır. Ama maalesef şarkı der geçeriz. Sonra da bir dere suyunda boğuluruz.

Ne yazık ki ülkemizin özellikle batı bölgeleri bugünlerde sellerle mücadele ediyor. Başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde yağan yağmurlar hayatı altüst ediyor. Hepimiz felaket deyip üzülüyor, sitem ediyoruz. Oysa dönüp kendimize sormamız gereken bir soru var: Yaşananların ne kadarı doğanın, ne kadarı bizim ihmallerimizin sonucu?

Allah insana akıl vermiş, düşünmeyi ve tedbir almayı öğütlemiştir. Peki, derelerin önünü kapatmak, bir şehre 15-20 milyon insanı doldurmak, bir karış boş yer bırakmadan her tarafı betonlaştırmak hangi akla sığar? Ülkenin bütün imkânlarını birkaç büyük şehre yığarken doğanın dengesini ve insan hayatını ne kadar düşünüyoruz?

Kur’an-ı Kerim bir öğüt kitabıyken insan neden yaşadıklarından ders çıkarmaz? Bugün İstanbul, yarın Samsun, bir başka gün Erzurum… Neden yağan her yağmurda, esen her kuvvetli rüzgârda, düşen her karda ve meydana gelen her depremde benzer acıları yaşıyoruz? Neden yanan ormanlarımızın, yıkılan evlerimizin, sular altında kalan şehirlerimizin ardından hep aynı soruları soruyoruz? Hiç düşündünüz mü?

Sorsanız, Müslüman bir ülkeyiz. İnancımızda tedbirin, sorumluluğun ve aklı kullanmanın önemli bir yeri var. Halk arasında anlatılan bir örnek vardır. Bir Müslüman ile bir kafir denize girse, yüzme bilen kurtulur. Çünkü Allah cahilleri sevmez. Buradaki mesaj açıktır. İnanç kadar bilgiye, duaya olduğu kadar tedbire de ihtiyacımız var. Çünkü Allah’a güvenmek, insanın kendi sorumluluğunu yerine getirmesine engel değildir.

Derelerin önü kapatılırsa sel olur. Taşkın riski taşıyan alanlara yanlış planlamayla bina yapılırsa can ve mal kayıpları yaşanabilir. Ağaçlar gelişigüzel kesilir, toprağın doğal dengesi bozulursa erozyon ve heyelan riski artar. Kısacası tedbirsizlik felaket getirir. Ülkemizin dört bir yanında yaşanan acılarda ihmallerin, yanlış planlamanın ve yetersiz önlemlerin payını sorgulamak zorundayız.

Hayatın kullanma kılavuzu olan Kuranı kerimde Rûm suresi 41. ayette bakın ne diyor: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Belki akıllarını başlarına alırlar diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırılır.” Bu ayet üzerinde düşünmek gerekmez mi? İnsan, kendi eliyle bozduğu düzenin sonuçlarıyla karşılaştığında dönüp kendisini sorgulamalıdır. Başka söze gerek var mı?

Su, önüne çıkan engellere rağmen kendi yolunu bulmaya çalışır. Yüz yıl önce dere yatağı olan bir yer, bugün üzerine binalar yapılmış olsa da taşkın riski taşıyabilir. Siz suyun önünü kapatsanız da doğanın işleyişini değiştiremezsiniz. Bu nedenle şehirler kurulurken coğrafyanın özellikleri, geçmişteki su yolları ve bilimsel veriler mutlaka dikkate alınmalıdır.

Bu mesele İstanbul’un, Samsun’un ya da başka bir şehrin meselesi değildir. Erzurum için de aynı hassasiyet geçerlidir. Kış şartları, kar erimeleri, ani yağışlar ve şehrimizin coğrafi özellikleri dikkate alınarak planlama yapılmalıdır. Dere yatakları ve taşkın riski taşıyan bölgeler korunmalı, yapılaşma kararları bilimsel ölçütlere göre alınmalıdır. Afet olduktan sonra müdahale etmek kadar, afet yaşanmadan önce tedbir almak da önemlidir.

Belki biraz cuma vaazı gibi bir yazı oldu. Ancak aklımızı kullanmaz, tedbirli yaşamayı öğrenmez, öğütlere uymaz ve ilmin, bilimin gereklerine uygun yaşam alanları kurmazsak sellerde, yangınlarda, depremlerde, karda kışta hep kaybeden taraf olacağız.

Maalesef ülkemizin her tarafı doğal afet riskleriyle karşı karşıya. Ne zaman, nerede, ne olacağını bilemeyiz. Ancak doğru planlama, sağlam yapılar, etkili denetim ve zamanında alınan tedbirlerle yaşanacak felaketlerin zararlarını azaltabiliriz. Bunun için yöneticilerden yerel yönetimlere, ilgili kurumlardan vatandaşlara kadar herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Çünkü doğanın kanunları değişmez; değişmesi gereken, bizim doğaya karşı tutumumuzdur.

Tedbir almadan beklemek, sonra da yaşananlara hayıflanmak ne akla ne bilime ne de inancımıza yakışır. Doğaya meydan okumak yerine onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmediğimiz sürece ne felaketler bitecek, ne de acılar dinecek..!