Elinden dilinden emin olunanlara ne deniliyordu sahi?... Bazen bir şehre bakarsınız, bütün bir memleketi görürsünüz. Erzurum’a bakınca görülen manzara da tam olarak budur.

Bir düşünün. Erzurum Havalimanı’nda bir bardak çay içersiniz, şehir merkezinde bir demlik çaydan pahalıdır. Otogarda bir kap yemek yersiniz, neredeyse bir tencere yemeğin parasını ödersiniz. Palandöken’de gondola binersiniz, taksi ücreti gibi fiyat çıkar karşınıza. Olimpiyat Parkı’nda çocukları iki tur çarpışan arabalara bindireyim dersiniz. Üç çocuk, iki ebeveyn… Çıkışta eve yürüyerek gitmek zorunda kalırsınız. İşin garibi bu işletmeler, çoğu zaman sinek avlar. Makul fiyatla sürümden kazanmak varken, bu mantık niye?

Aracınızla çarşıya doğru giderken, yerel bir radyo açıp memleket havası dinleyelim dersiniz. Daha iki şarkı türkü çalmadan, bitmek bilmeyen reklamlar başlar. Sonra boş sohbetler girer araya. Sonunda dayanamaz, kanalı değiştirirsiniz. Sonra da dönüp derler ki: “Erzurumlu kendinden olanı sevmez”.

Bazen ibret almak için hastanelere gitmek gerek. Erzurum sadece Erzurumluların şehri değildir. Bölgenin sağlık merkezidir. On dört ilden insanlar gelir. Kiminin cebinde parası vardır. Kimi borç almıştır. Kimi evdeki son parayı koymuştur cebine. Hastane koridorlarında sabahlarlar. Bir sandalye üzerinde geceyi geçirirler. Bir umut için beklerler. Çayı, çorbayı, suyu bile pahalı satarız onlara. Cebindeki üç kuruşa göz dikmek hangi vicdana sığar?

Aynı durum öğrenciler için de geçerlidir. Erzurum bir üniversite şehridir. Atatürk Üniversitesi ve Erzurum Teknik Üniversitesi binlerce genci ağırlar. Bu gençler başka şehirlerden gelir. Aileleri fedakârlık yapar, kılı kırk yarar harçlık yollar. Ama şehirde öğrenciye uygulanan tarife, turiste uygulanan tarife gibidir. Sonra da işler kesat..!

Sanayiye gidersiniz. Usta kaputu açar, bakar, sonra yürür gider başka arabaya. “Usta acelemiz var” dersiniz. “Herkesin acelesi var” cevabını alırsınız. 50. yıl ve kongre caddelerinde ikinci sıra parka göz yumulur, yoldan belediye otobüsü geçemez, sonra bu Erzurum’un trafiği ne olacak der, birbiriyle kavga eder bizim ahali. Bu esnada Zabıtalar telefonlarıyla uğraşırken, Trafikçiler de cumhuriyet caddesinde voltadadırlar.

Bir başkadır benim memleketimde Ramazan. Bereket ayı Ramazan gelince piyasa canlanır. Ama fiyat listelerine sağlamından zam gelmiştir. Bayram yaklaşır, fiyatlar olur iyice kallavi. Yıl boyunca çalışanını sömüren patronlar, anonsla fakir fukaraya koli dağıtır. Milleti dilenci gibi koşturur peşinden. Millette koşar ya o da ayrı bir mesele… Peki ama biz hangi kültürün çocuklarıyız? İbrahim Hakkı, Alvarlı Efe ne diyordu? Ya bebeğim anasız büyür ama vatansız büyüyemez diyen Nene Hatun’un derdi neydi? Bize hangi mirası bırakmışlardı?

Herkes kısa yoldan kazanmanın peşinde. Ama unutulan bir şey var. Şehir dediğin sadece binalardan oluşmaz. Şehir dediğin ahlaktır, vicdandır, misafirperverliktir. Erzurum tarih boyunca kapısını çalana ekmeğini bölmüş bir şehirdir. Elbet bu sadece Erzurum’un meselesi değildir. Türkiye’nin dört bir yanında benzer hikâyeler vardır. Ama Erzurum gibi bir şehir buna teslim olmamalıdır.

Çünkü burası sıradan bir şehir değil, dadaşların şehridir. Ve dadaşlık bir lakap değil mirastır. Bir karakterdir. Bir duruştur. Bir ahlaktır. O duruş giderse, dadaşlar diyarı sadece haritadaki bir toprak olur.

Olduysa eğer, Ramazan bayramınız kutlu olsun.