“Bozuk düzenden şikayet, kalem tutan ellerimin diyetidir.”
 
Siz bu şehrin, Erzurum’un nefes alabildiğine inananlardan mısınız?
Siz onun nefesini duyabilir misiniz, onun yorgun ve hırıltılı nefesindeki ah edişleri duyabilir misiniz?
Bir zamanlar diye başlayan cümlelerini, zar zor anlaşılan kelimelerini duyabilir misiniz?
Siz bu şehrin son 20 – 30 yılda binlerce yılda olduğundan daha fazla yorulduğunu biliyor musunuz?
Bilmiyorsunuz değil mi?
Çünkü siz, bir zamanlar içinde bulunduğunuz zamandan şikayet edip, onu değiştirmek için var gücünüzle çalışırken, şimdilerde samimiyetsizce “bir zamanlar…” diye başlayan cümleler kurup geçmişe özlem duyduğunu belirtirken, geleceğin temellerine dinamit döşemekten geri kalmayanlardan veya tüm bunlara duyarsız kalıp “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyenlerdensiniz.
Çünkü biz böyleyiz…
Biz, Ulu Cami’nin, Lalapaşa’nın, Kale’nin, Taşhan’ın, Çifte Minareli Medrese’nin, Mecidiye’nin, Aziziye’nin, Abdurrahman Gazi’nin, Palandöken’in, ayağımız altındaki taşın-toprağın, gök kubbenin sesini duyamayanlardanız.
Biz şehrimin kalbinde dolaşan on binlerce, yüz binlerce şehidin kanından bihaber yaşayanlar, insanlık vasfını yüz yıl önce bıraktığı yerden almayan insancıklar, nasıl duyabiliriz ki o kutsal nefesi.
Biz değil miyiz o kutsal kalbi, zehirli hançerlerle yaralayanlar?
Erzurum…
Nefes alan şehir, yaşayan…
O yorgun ve hırıltılı nefesinde nice ah edişler var bilseniz…
Bilseniz Ulu Cami’nin taş duvarları neler anlatıyor, Abdurrahman Gazi Mevla’ya açmış ellerini indirmiyor, Mecidiye’de-Aziziye’de taşlar zamaneyle harp ediyor, Çifte Minareli Medrese çinilerini döküyor halimize bakıp…
Bilseniz şehrimin zar zor aldığı nefeste kaç ah çektiğini…
Siz bulutların gözyaşını yağmur sananlardan mısınız?
Evet öylesiniz. Öyleyiz…
Yaşı otuzu-kırkı aşkınların masalarında dönen “bir zamanlar…” muhabbetleri ile beline kazma vurduğumuz geçmişimizi, kimliğimizi, inancımızı, ahlakımızı özlemle anarken geleceğin temeline dinamit koyan bizler, kahve köşelerinde küfürlü muhabbetleriyle ah eden bizler, kendinden başkasını düşün bizler…
Biz tembel yaratıklar, geleceğini ipsiz sapsız yollarda serseri kaldırım taşlarına işleyen bizler…
Bizler çok şey kaybettik doğru, adımızın önünde gururla taşıdığımız “DADAŞ” sıfatını kaybettik, mertliği, dürüstlüğü, cesareti, vatanperverliği, insanlığı, ahlakı, dinimizi kaybettik.
İşte şehrimin yorgun ve hırıltılı nefesindeki ah edişler… O kaybettiklerimize ah ediyor en samimi duygularıyla.
Biz aslında “samimiyetimizi” kaybettik.
Hiç alakamız olmayan bir kadının eteğinin altındakilerle ilgilendiğimiz kadar samimice ilgilenmedik halimizle, onu düşündüğümüz kadar düşünmedik geleceğimizi, onun hayaliyle ah ettiğimiz gibi değildi halimize ah edişimiz.
Aslında bizler “bir zamanlar…” muhabbetlerimizle laf olsun istedik sadece ve her muhabbetimizin sonunda yine “bir zamanlar…” dedirtecek şeyler yaptık…
Hadi kulağınızı verin ve şehrimin yorgun ve hırıltılı nefesindeki ah edişleri dinleyin. Ve unutmayın bizim zehirli hançerlerimiz var ama Erzurum’umun binlerce yıllık tarihinde gizli kusursuz bir kültürü var, toprağına dökülmüş on binlerce, yüz binlerce şehidimin kanı var, yetmiş iki bin evliyası var…
Ve unutmayın bizim zehirli hançerlerimize rağmen o hala yaşıyor…
Hadi kulağınızı verin ve şehrimin yorgun ve hırıltılı nefesindeki ah edişleri dinleyin;
ERZURUM: “Ahh Erzurumlu uyan artık, sen kendini kaybettin…”