Kalabalık ve sesli bir ortamda, birdenbire başınıza dayanılmaz bir ağrı giriyor. (?!?) Sebebini anlamaya çalışırken ortamın havasından mı, yüksek sesten mi.?
Tahmin edemiyorsunuz. Çantanızda ki ağrı kesiciyi çıkarıyorsunuz içinde bir tane var, ağrı kesiciyi çıkardığınızı gören çevrenizdeki insanların arasından onlarca insan size doğru geliyor ve onlarında baş ağrısından gözleri kızarmış çaresizce elini uzatarak, ‘’Bir tane de bana ağrı kesici verir misiniz’’ diye rica ediyor…
Elinizdeki ağrı kesiciyi birkaç kişiye paylaştırdığınızda, içenlere hiç faydası olmuyor. İşte Ruh ’ta aynen böyledir, eğer ruhunuz onlarca yere dağılıyorsa geride sadece yorgunluk kalır. İnsanı hayat değil, dağıldığı yerler yorar, sabah yataktan kalktığında beden oldukça yorgundur, beden yataktan kalkmıştır ama ruh hala bir yerlerde takılıp kalmıştır. Gündüz birileri ile konuşmuştur fakat ruh oldukça yorgundur.
Gün içinde hiçbir iş yapmamış fakat o kadar yorgundur ki, sanki kilometrece yol yürümüş, sanki inşaatta çalışmış gibi yorgun düşer, insan burada kendisine şu soruyu sormalı ‘’Beni gerçekten yoran şey nedir.?’’ Bazı yorgunluklar kaslarda değil, kalpte hissedilir, bazı ağırlıklar omuzlarda değil, insanın iç aleminde hissedilir. Bazı tükenmişlikler vardır yapılan işlerin çokluğundan değil, ruhun aynı anda çok fazla yere dağılmasından kaynaklanır.
İnsan bir yerde otururken, hatta Namaz kılarken bile ruhunun başka yerlerde dolaştığına tanık olur. Beden bugündedir ama akıl başka zaman söylenen bir sözdedir, gözler önündeki hayata bakar ama içten hala geçmişte kapanan bir kapının önünde bekler.
Bir yandan gelecek için endişelenirsin, diğer yandan insanların senden ne beklediğini düşünürsün, bir yandan kendine yetişemediğin için suçluluk duyarsın. Sonra ‘’Ben neden bu kadar yorgunum’’ dersin.! Bu yorgunluğun çok çalışmandan değil, ruhun çok parçalara bölünmesindendir. Burada bir ‘’TASAVVUF ERBABINA’’ ihtiyaç duyarız, ‘’Tasavvufta; İnsan sadece görünen bedenden ibaret değildir. Onun kalbi vardır, dikkati vardır, niyeti vardır, iç yönelişi vardır.’’ İnsan dışardan sakin görünse de iç dünyası darma dağındır. Bir tarafı geçmişin pişmanlığı, bir tarafı geleceğin korkusuna, bir tarafı insanların hükmüne ve bir tarafı susturulmuş ve bastırılmış duygularına çare ararken, böyle bir insan ne kadar dinlenirse dinlensin, içindeki dağınıklık toparlanmadığı müddetçe ‘’HUZUR’’ bulamaz.
İnsan dinlenirken bedeni durdura bilir ama asıl dinlenme ‘’Kalbin’’ bir yere varmasıdır, kalp sürekli çekiştiriliyorsa, insan kendi merkezinden uzaklaştırılıyorsa iç dünyası aynı anda onlarca yük taşıyorsa, bedenin dinlenmesi ve uyuması, ruhun toparlanmasına yetmez. Modern insanın en büyük yorgunluklarından biride budur.
İnsan haberleri takip eder, mesajlara bakar, başkalarının hayatını izler. Kendi eksiklerini düşünür. Yapamadıklarını sayar. Yetişemediklerine üzülür. Dışarıdan bakınca sıradan bir gün yaşamıştır. Ama içeride yüzlerce küçük savaş vermiştir. Kimse bunu görmez.
Neden bu kadar halsizim?
Neden toparlanamıyorum?
Neden eskisi gibi değilim?
Oysa mesele her zaman zayıflık değildir.
Bazen insan güçsüz olduğu için değil, çok uzun zamandır içindeki dağınıklığı fark etmeden yaşadığı için yorulur. Kendi ruhunu bir odadan diğerine, bir düşünceden başka bir düşünceye, bir korkudan başka bir beklentiye sürüklemiştir.
Kalbi bir noktada toplanamamıştır. İçindeki sesler çoğalmış, yön kaybolmuş, niyet bulanıklaşmıştır. İşte ruhsal dağınıklık dediğimiz şey tam olarak burada başlar.
İnsan kendi içinde bir merkez kaybı yaşar. Ne istediğini bilir gibi olur ama emin olamaz. Neye üzüldüğünü bilir gibi olur ama asıl yarayı göremez. Dinlenmek ister ama dinlenince de huzursuz olur.
Susmak ister ama zihni konuşmaya devam eder. Kalabalıktan yorulur. Yalnız kalınca da kendi içindeki kalabalıkla karşılaşır. Bu yüzden bazı yorgunluklar uyku ile geçmez. Çünkü sorun uykusuzluk değil. İçteki parçalanmadır.
İnsan kendine dönemediği için yorulur. Kalbi dağınık olduğu için yorulur. Her şeye biraz bağlı. Hiçbir şeye tam yerleşememiş olduğu için yorulur.
İnsan çoğu zaman kendi yorgunluğunu bile suç gibi taşır. Daha güçlü olmalıydım der. Bunları kafama takmamalıydım der. Herkes dayanıyor. Ben neden dayanamıyorum? Der. Fakat insanın iç alemi bir eşya deposu değildir. Her yükü sonsuza kadar içine atamaz. Her kırgınlığı bastırıp devam edemez. Her korkuyu yok sayıp güçlü görünemez. Bir noktada ruh ses verir. Bazen bu ses yorgunluk olarak gelir. Bazen isteksizlik olarak. Bazen iç sıkıntısı olarak. Bazen hiçbir şey yapmadan yorulmuş hissetmek olarak. Belki de bu yorgunluk sana şunu söylüyordur. Artık biraz dur. Sadece bedenini değil içini de dinle. Nereye dağıldığını fark et.
Hangi düşüncede kaldığını, hangi insana fazla bağlandığını, hangi korkuya gereğinden çok güç verdiğini gör. Çünkü insan neyin içinde dağıldığını fark etmeden kendini toparlayamaz. Tasavvuf burada insanı dışarıdan içeriye çağırır. Dünyayı bırak demek için değil, dünyanın içinde kendini kaybetme diye. Çünkü mesele hayattan kaçmak değildir. Mesele hayatın içinde kalırken kalbi parça parça etmemektir. Bugün insanın en çok ihtiyacı olan şey belki de daha fazla bilgi, daha fazla hız, daha fazla uğraş değildir. Belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey kendi içindeki dağınıklığı fark edecek kadar durabilmektir.
Çünkü insan bazen yorgun değildir, dağılmıştır. Ve dağılmış bir ruhun ilk ihtiyacı daha çok koşmak değil, yeniden kendi merkezine dönmektir.
Ruhsal dağınıklık insanın sadece çok düşünmesi değildir. Sadece kararsız kalması, zihninin dolu olması, bir işe odaklanamaması da değildir. Bunlar onun dışarıdan görünen izleridir. Asıl dağınıklık daha derindedir. İnsan bir
noktada kendi içinde bütünlüğünü kaybeder. Kalbi başka bir şey ister.
Aklını başka bir şey söyler. Korkuları başka bir yöne çeker. Alışkanlıkları başka bir yere sürükler. Sonra insan dışarıdan tek bir kişi gibi görünür ama içeride birçok parçaya bölünmüş gibi yaşar. Bir insan düşün sabah kalkıyor, işine gidiyor, konuşuyor, cevap veriyor, gülümsüyor, üzerine düşeni yapıyor. Her şey normal gibi. Ama iç dünyasında sürekli başka başka odalar açılıyor. Bir odada eski bir kırgınlık duruyor. Bir odada gelecek korkusu var. Bir odada başkalarının ne düşündüğü var. Bir odada kendine söyleyemediği sözler var. Bir odada ben aslında ne istiyorum sorusu bekliyor. İnsan gün boyunca dışarıdaki işleri yürütürken içindeki bu odaların kapısı hiç kapanmıyor. İşte ruhsal dağınıklık biraz da budur. İnsanın kalbinin aynı anda çok fazla yere açık kalması. Bir şeye üzülür ama neden bu kadar ağır geldiğini anlayamaz. Birinden uzaklaşmak ister ama içinde hala ona bağlı duran bir taraf vardır. Yeni bir güne başlamak ister ama dün izi hala içindedir. Bir karar almak ister ama geçmişte yaşadığı hayal kırıklığı bugünkü cesaretini keser. İnsan bugünü yaşadığını zanneder ama aslında birçok zamanın yükünü aynı anda taşır.
İnsan bugünü yaşadığını zanneder, aslında birçok zamanın yükünü taşır. Bu nedenle insanın ‘’Kafam çok dolu’’ demesi sadece ruhsal dağınıklığı değildir, çoğu zaman ‘’Kalp’’ dağınıklığının sesidir. Kalp bir merkez bulamadığında, zihin onun etrafında dolaşmaya başlar ve insan daha çok düşündükçe, daha çok hesap yapar ve daha çok yorulur.
Tasavvufta; Kalp insanın sadece duygusal merkezi olmayıp, insanın yolunu yönünü bulduğu yerdir.
İnsanın kalbi dağılırsa
Bakışı da dağılır,
Önceliklerini karıştırır,
Küçük şeyleri büyütür,
Büyük hakikatleri unutur,
Geçici olanı kalıcı zanneder,
Kalıcı olanı erteler.
İnsan kendi değerini başkalarının tavrına bağlarsa, kalbi kendi merkezinde duramaz, artık ruhsal dağınıklık kaçınılmaz olur. Küçük problemler birikerek artık engellenemez bir hale gelir ve patlar.
Mesela; Cevap verilemeyen bir mesaj, içe atılan bir söz, ertelenen bir karar, yarı bırakılan bir konuşma, açıklanamayan bir kırgınlık, bastırılan bir korku. İşte bunlar kısa bir süre sonra insanı ağırlaştırır ve ruhu dağılır, Ruhu dağılan insanın niyeti parçalanır. Affettim der kalbin bir köşesinde hep vardır, gitmek ister ama kalbin bir köşesinde hep kalmak ister bu düşünceler insan enerjisini dağıtır ve güçsüzleştirir.
İnsan her zaman kendini kontrol altında tutarak dağılmanın önüne geçmelidir, Nereye fazla takıldım, hangi söz beni düşünceye sevk etti.? Hangi söz hala içimde yankılanıyor, hangi beklenti, hangi korku beni benden uzaklaştırıyor.? İşte ruhunu dağıtan bu sorunlar...!
Dağılan ruhu toparlamadan sağlıklı yaşam olamaz.
İnsan hangi konuların içerisinde dağıldığını bilmeden asla kendini toparlayamaz. İnsanın bir tarafı susmak isterken, diğer tarafı bağırmak istiyor...! Ruhsal dağınıklık bir sorun değil, bir işarettir. İnsan bu işreti doğru okursa toparlanmak çok kısa bir zaman alır.
Zihin kalabalığı insanın içinde ki en sessiz hakikati bastıran görünmez bir güçtür, dışardan bakınca çok sakin görüne bilir, fakat iç dünyası durmadan çalışan bir Pazar yeri gibidir. Ve kalp sessizce işaret eder, bir düşüncenin seni uzaklaştırdığını fısıldar. Fakat zihin sürekli konuşuyorsa kalp bu düşüncelerin altında ezilir, İnsan o an neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edemez olur. Zihin sesli konuşursa, kalp sesini duyuramaz olur, insan doğru karar veremez hale gelir, doğru karar vermek sadece bilgi ile olmaz, bazen içte bir berraklık gerekir.
Tasavvufta insanın iç alemi bir deniz gibidir, Deniz duru olursa dibi görünür, eğer sürekli dalgalanıyorsa, insan derindeki hakikati seçemez. Zihin kalabalığı da böyledir. Bazı düşünceler insanı kendi korkularının esiri haline getirir. Akıl ise bir kandil gibidir, yol gösterdiğinde değerlidir, eğer insan o kandilin aydınlattığı yolda yürümezse, ışık bile onu ilerletemez. Modern insanın en büyük yanılgısı birçok düşünceyi derinlik sanmasıdır, her sesin peşine koşar hale gelir ve kendi iç sesini duyamaz.
İnsanın kalbi bir merkeze bağlanmadığı zaman, hayatın her sesi onu başka bir tarafa çeker. Basit bir söz onu hayattan koparır, dalından düşen bir yaprağı rüzgârın sürüklediği gibi sürüklenir fakat farkında olamaz. İnsanın enerjisi sınırsız değildir, insanın dikkati sınırsız değildir, sabır ve gücü sınırsız değildir. Selam ve Dua ile…