Şimdiye dek yaşadığınız dini hayatınıza nasıl anlam veriyorsunuz? Bu soru, sadece bir merak değil; bir ömrün muhasebesidir.
Benim inancımın kitabı olan Kur’an, tek din olarak İslam’ı bizim için Allah’ın seçtiğini söyler. Diğer inançların ise zamanla aslından uzaklaştığı, bozulduğu anlatılır. Kur’an’ın evrensel dilinde "şucu, bucu, ötekisi" yoktur. "Müslümanım" diyen insan Müslümandır; bizden veya sizden ayrımı yapmak kelamın ruhuna aykırıdır. Kimse kimseyi "tekfir" edemez, yani kafir ilan edemez. Eğer Müslümanım diyenleri "bizimkiler ve ötekiler" diye ayırmaya kalksak ne sayfalar yeter ne de ömürler.
Referansımız, ana kaynak, İslam’ın anayasası Kur’an’dır. Ya kabul edersiniz ya da etmezsiniz. Kur’an "böyle" dediği halde, "Ama falan kişi de şöyle diyor" diyerek bir beşerin sözünü ilahi beyanın önüne koyamazsınız. Kur’an ne demişse o!
Çocukluğumuzda ve gençliğimizde dini, hocaların açıkladığı kadar bildik, öyle inandık. Manasını bilmeden, ne dediğini anlamadan defalarca Kur’an okuduk. Gençliğimiz, din adamlarına sorarak, onların yazdıklarını kutsayarak geçti. Cemaatlere, mezheplere ve aslında "tahmin/yorum" demek olan rivayetlere sorgusuz sualsiz inandık.
Sonra bir gün, Cuma hutbesinde imamın minberden inerken söylediği o ifadeye takıldı kulağım: "Gâle kemâ gâl" (Veya buyurduğu gibi...). Araştırdım; bu ifade aslında bir şerhti: "Ben böyle duydum, böyle aktarıyorum ama asıl hakikat Allah ve Resul’ünün katındadır, belki de kastettiğini tam anlamadım" demekti. Bu dürüstçe itiraf, beni büyük bir uyanışa itti: Madem aktaran bile "belki tam anlamadım" diyordu, o halde asıl kaynağı kendi dilimde okumalıydım.
Bu uyanışın asıl kıvılcımı ise Fransa’da, Notre-Dame Katedrali’nde karşılaştığım kıdemli bir ruhani görevli (Peder) oldu. Bana "Müslüman mısın?" diye sordu. "Evet" dedim. "Kur’an’ı okuyor musun?" dediğinde, onun "Arapça seslendirmeyi" kastetmediğini hemen anladım. "Hayır" dedim, boynumu bükerek. Çünkü kendi dilimde, anlayarak okumamıştım. O peder; "Ben Kur’an’ı okuyorum, hem de defalarca baştan sona okudum, sen de okumalısın" dedi. Cevap veremedim, utandım! Yetmiş yıllık ömrümün en ağır mahcubiyetiydi o an.
Gördüm ki her millet kendi kutsal kitabını kendi diliyle anlamlandırıyor. İncil, Aramice inmiş ve Grekçe yazılmıştır; ancak bir İngiliz onu İngilizce, bir Fransız Fransızca okuyor. Kimse anlamadığı bir dilde ibadet ederek ruhunu doyurmaya çalışmıyor.
Biz ise Kur’an’ı Arapça harflerle, "tecvit" denen o ses süsleme sanatıyla okuyoruz. Ruhumuzu sese verdikleri mistik değerle ışıklandırma gayreti içindeyiz. Ama ne acı ki ne okuyan ne de dinleyen bir şey anlamıyor! Dinimizi tamamen "anlatmaya" dayalı bir sistemle öğrenmeye çalışıyoruz ki bu, Kur’an’ın "Düşünmez misiniz?" ihtarından fersah fersah uzaktır.
Kur’an’ı kendi dilimizde okumak, üzerinde derin derin düşünmek ve hayata tatbik etmek Kur’an’a göre farzdır. Allah’ın buyurduğu emirler üzerinde hiçbir ferdin –peygamber dahi olsa– bir değişim yapma, hükmü tedavülden kaldırma veya ilave yapma yetkisi yoktur. Bu, Allah’ın bizzat Kur’an’da verdiği bir garantidir.
Sonuç olarak; inancı sadece bir "duyuş" olmaktan çıkarıp bir "anlayışa" dönüştürmek zorundayız. Bir ayet söylendiğinde "ama" demeden, o ilahi mesajı kendi lisanımızda anlamlandırabilmek, Müslüman olmanın ilk şartıdır. Çünkü anlamadığınız bir hayatı, layıkıyla yaşayamazsınız.
Vesselam!