HAKİKATE ULAŞMA YOLUNU ÖĞÜTLEYEN İBNÜ’L HEYSEM

Emperyalist Amerika Birleşik Devleti ve taşeronu İsrail savaş gemileriyle Arap, Pakistan, Hindistan önlerine ve İran’ın kapısına gelerek haracını istemektedirler.

Bir milyar yedi yüz milyon Müslüman başı eğik ve diz çökmüş biçimde olanları televizyondan canlı seyretmektedir.

İran’ın Şii hilali adını verdini yayılmacı mezhebi anlayışı nedeniyle Müslüman komşularına karşı yaptığı büyük zulümlere, bölücü terörü ve Ermenistan’ı desteklemesine, on yıl süren İran- Irak savaşına rağmen bugün İran’a karşı yapılan emperyalist tehditkâr tavırlar yine de bizi rahatsız etmektedir.

İslam dünyası niye bu durumda?

“Hakikati konuşmaktan korkmayınız” der Atatürk. Hakikat demek hayali olmayan, gizlenemeyen, gerçekliği ve doğruluğu sabit olan durumsa; “Güneşin balçıkla asla sıvanamayacağı gibi İslam dünyasının hali pür melali yani daha açık ifadeyle elem ve ıstırap veren hali gizlenemez.

Bu utanılacak durumdan çıkmak için mütefekkir Hüseyinzade bir mısraında: “No koydular diyeyim, ne kestiler dilimi” diye feryat etmekteydi.

İnsan için en değerli hürriyet; konuşma, yazma ve vicdan hürriyetidir. Bugün hangi İslam ülkesinde bu hürriyetler yaşatılıp korunmaktadır. İçimizde fırtınalar kopmasına rağmen en iyisi bu hürriyetleri kullanmamak, dilini tutmak, vicdanının sesini bastırmak, başına gelecek olumsuz durumları hesaba katarak tedbirli ve ölçülü davranmaktır. Utanılacak bir durum olduğu bilindiği halde bu kadar fikir fukarası İslam toplumlarında ferdi huzur için susmaktan başka yol bulunmamaktadır.

“Optiğin babası” olarak bilinen Basralı İbnü’l-Heysem (965- 1038 / 1040) tarihi açıdan çok uzaklardan bizlere hakikate giden yolda bir ilim adamında bulunması gereken temkin, ihtiyat ve ilmî şüphenin ne olduğu hususunda yol göstermektedir.

“Küçük yaştan beri insanların farklı inançlara sahip olmasına, her kesimin kendi görüşüne sıkıca bağlanmasına hep şüphe ile baktım. Çok iyi biliyordum ki hakikat tektir; o konudaki görüş ayrılıkları farklı yöntem kullanmaktan kaynaklanmaktadır... Aklî bilgileri kavrayacak düzeye gelince gerçeğin kaynağını aramaya başladım. Olanca hırsımla zan ve şüphenin aldatmasından kurtaracak bir yöntem aradım... Çünkü gerçeği bulmak zor, ona giden yol sarp ve hakikat şüphelerle örtülüdür. Ulemaya iyimser gözle bakmak ise insanın yapısında vardır... Dolayısıyla önceki nesillerin kitaplarını inceleyen ve onlara iyimser gözle bakan hakikat arayıcısı olamaz. Gerçekte hakikat arayıcısı, kendisinin onlar hakkındaki görüşünü eleştirdiği gibi okuduklarını da eleştirip delillerle kanıtlayandır... Hakikat doğrudan amaçtır, onu arayan kimseyi onun varlığından başka hiçbir şey ilgilendirmez... Zira Allah ulemayı hata ve kusurdan korumuş değildir; eğer öyle olsaydı ulema arasında hiçbir ilim dalında ihtilâf bulunmaz ve herhangi bir konuda gerçeğe ilişkin görüşleri farklı olmazdı. Hâlbuki durum bunun tersidir... Bu sebeple ilmî eserleri inceleyen kimsenin amacı gerçeğin bilgisine ulaşmaksa kendisini o eserdeki fikirlerin hasmı (antitezi) yerine koyup o gözle okumalı ve bütün yönleriyle sorgulayıp eleştirmeli; aynı zamanda kendi görüşünü de eleştirerek müellife karşı hoşgörüsüz davranmamalı. Böyle bir yöntem izleyecek olursa hakikatler apaçık ortaya çıkar... Bütün bunları dikkate alarak farklı düşünce ve inançları, çeşitli ilim ve dinleri araştırmaya koyuldum. Bunlar bana fazla bir şey vermediği gibi gerçeğe ulaşmak için bir yöntem, kesin bilgiye kavuşturacak yeni bir anlayış da kazandırmadı. Gerçeği bulmak için duyu verilerinden hareket ederek aklî bilgiye ulaşmam gerektiğini anladım.” Diyanet Ansiklopedisi İbnü’l Heysem maddesi.

İşte bu anlayış İslam ülke üniversitelerinin kapılarına serlevha olarak asılsaydı ve İslam dünyasına hâkim olsaydı; kula kulluk, Allah’tan başkasına tapınma, fikri eşkıyalığa ve düşünce köleliğine tutsak olunur muydu? Asla olunmazdı.

Kur’an bu gereceği ortaya koymaktadır: “Akıllarını kullanmayanların üzerine pislik verir (yağdırır).” Yunus Suresi /100.