Sözgelimi felsefi anlamda, düşünme ve dil dolayımında, insan, hayat ve anlam dolayımında bir ev nedir?...Ne demektir bir ev?... En başından söylemek gerekirse; başlı başına bir yorumdur ev, bir dünya yorumudur, bir varlık yorumudur…
Varlık değildir belki, ama varlığın yeridir, sözgelimi Heidegger’e göre ‘dil varlığın evidir’ genelde varlığa, özelde ise insanın varlığına bir ev gerekmektedir bu anlamda ve bu varlığın evidir dil…Dil ve ev bu kadar önemliymiş demek; Dil eşittir ev, yani varlığa emniyet içinde olacağı bir mekan sağlama işlevine sahip oluşuyla anlamını kazanan bir olgu ev.
Felsefenin ışığında yürümeye ve konuşmaya devam edelim; İnsan düşüncesi ve dil, insan eylemi ve bilgi varlığın ev eşyaları, süsleri gibidir ve bu eşya ve süslerin yerleşmesi gereken mekan / dil yani ev her şeyden önce varlıkla anlamını bulan büyük bir gerekliliktir. Eşyanın da, eylemin de, süsün de, estetiğin de her şeyden önce eve yerleşmesi gerekir…Derki felsefe; eve yerleş(e) meyen hiçbir şey anlamlı değildir; belki var bile değildir. Evsiz bir varlık, adı üstünde evsizdir, belki vatansız bir haymatloz’dur, bu yüzden de evsiz bir varlığın var olma iddiası, sadece bir iddiadır.Oysa ev iddianın ötesidir, gerçektir, sözgelimi bir kapısı, pencereleri, balkonları, sütunları, kirişleri, kolonları, odaları vardır, oradadır ev, işte tamda oradakidir.
Şimdi felsefeden aldığımız icaz ile Antropolojiye oradan da Coğrafyaya doğru bir yolculuğa çıkalım ve ‘bir ev nedir…’ şeklindeki sorumuza devam edelim; sahi, bir mekân olarak ev nedir?
Bir ev; en evvelinden temeldir her şeyden önce, antropolojik anlamını da burada, insan-dünya-bilgi ilişkisinde bulmaktadır. Denilebilir ki ev, temelini insanın varlıksal duruşunda, varlık yapısında bulan ve bununla bağlantılı olarak bir gereksinimden doğan değerler dünyasının, insanın varoluşuna yapışık olan toplumsallığın, tarihselliğin, kültürelliğin izlerini taşıyan, gerçekten her türlü var olana, varlığa “ev”lik yapan bir yaratıdır , belki bu yönüyle de en başat ve en ilkel insani buluştur. Kültürün, özellikle insan varlığında bir sıçrama olarak kendini gösteren yazılı kültürün varoluş nedenidir ev; toprağa yerleşmenin ve buna bağlı olarak yaşadığını kaydetmenin ve iletmenin de varlık nedenidir.
Sözgelimi elzem olan yani ihtiyaç duyulan şeylerle, ürün ve fayda ilişkisinde bir ev pek çok farklı tariflerle ortaya konulabilmekte özellikle de içerdiği yaşama,barınma, kalma, yerleşme, orada olma, orada bilinme, arandığında orada bulunma gibi anlamlarla , sadece bir kavram olarak bile oldukça zengin bir içeriği ulaşabilmekte, bundan da öte öylece durduğu yerdeyken bile bütün sessizliği ve bütün işlemişliği ve işlenmişliği içinde aslında hayatı anlamlı kılan bütün sessizliklere ve iş ve işlemlere yuvalık edebilmektedir.
Hem insan hem de toplum tarihinde bir izlekler toplamının yeridir ev, sözgelimi bir ailenin ya da bir toplumun serüveninde, yerleşik düzenin, bir yere yerleşmenin, bir yerde kalmanın, oraya ait olmanın ve hatta giderek, o yeri kendine ait kılmanın ve kendince işlemenin de bir insan ve toplum eylemi olarak görünür kılındığı ilk yerdir…
Bir anlam ortamıdır ev, anlamların oluşup şekillendikleri, benimsendikleri ya da o anlama ters pek çok şeyin de reddedildiği yerdir. Bu bir mekan olmanın ötesinde, bir yeri mekan olarak kurup düzenlemenin de düşünsel zeminidir. Bu anlamda ise ev; sözgelimi , tıpkı akletme, yorumlama ve bunları dile getirmek gibi, sahip olunan değerler dizgesini ortaya koyma, bunları savunma, gerektiğinde yenileme ve yeniden üreterek öteye- dışa- genele sunma gibi en başat insani eyleminde yoğrulduğu yerdir. Belki, düşünce, emek, iş ve dil gibidir, bilgi gibidir bir ev… İşte bu anlamda da bir ev; baştan söylemiş olduğumuz temel olma özelliğinden daha yukarıda bir yerde, çatı gibi toplayıcı, derleyici, kucaklayıcı ve kuşatıcı bir başka şeydir…Temelden başlayıp çatıda biten bir bütünlük, bir bağrına basma, bir sarıp sarmalama eyleminin ta kendisidir…Bu anlamda, çoğunlukla ana gibi değerlendirilirken belki bir büyük baba gibidir de bir ev…
Denilir ki bir ev; insan’ın dünyayla ve bilgiyle buluşup renk verdiği ve renklendiği yerdir.
Rengin teknesidir ev, insan boyasıyla, dünya boyasının karılıp karıştığı, merkezinde her ne varsa her şeyin sadece kendisi olduğu, hanedekilerin söylediklerinden öte, söylemediklerinin de dile gelip konuştuğu yerdir. Bu yüzden de sesi ancak ehil kulaklara gidebilen mahrem bir dildir evin dili. Tekne boyayı karıp karıştırdıkça boya da tekneye karışmış, tekneyi boyayarak, rengarenklendirmiştir… Evdeki varlık yani gerçek olan her ne ise ev / dil böyle bir şeydir işte, eve / dile boyayı taşıyan, uzaktaki rengi yakına getiren, evin rengini öteye götüren, cümle kapısından sokağa, mahalleye, şehre taşıyan da , mahalleden şehirden eve taşıyıp getiren de yine ev / dil’dir…
Ancak dilin evle ilişkisi, sadece bu taşıma işleviyle anlaşılabilecek kadar tekdüze ve dolayımsız da değildir, zira bu işlevi bir yana, dil ister evden dışarıya ister dışarıdan eve taşımış olsun giden de gelende son tahlilde evde biçimlenmekte, ev bir yandan geleni karşılarken bir yandan da gideni giydirip kuşandırmakta, biçimlendirmektedir. İşte bu yüzden de, ev denildiğinde, dil, insan, iş,zaman ve dünya arasındaki ilişkiye ciddiyetle bakmak gerekmektedir.
Şimdi bir nesne olarak, bir yandan varlığa yer olan ev / dil’in diğer yandaki yüzüne bakalım; karşımızda sadece bir konut mu yoksa bütün buraya kadar sayıp döktüğümüz anlamlar dizgesiyle bütün bilgi, birikim ve bağlamının farklı biçimlerde nesneleştirdiği bir yapı ve işlevler bütünümü durmaktadır? Ev yani varlığın yeri bir yandan başlı başına bir dil iken diğer yandan kendine has bir dili de içeren bir dillerin dili değilmidir? Ve bu dillerin dilinin salt bir yapı, bir konut, bir adres, bir alan olarak başlarken vermeye çalıştığımız, insana dair bütün bilginin toplamıyla oluşmuş olması bir yana, yine insana dair bir titizlikten yola çıkarak ev diye yapılan her ne ise, çatılıp çakılan her ne ise bunun o yerdeki insanlık bilgisi, algısı, terbiyesi ve ahlaki değerler bütününden, taşı taş üstüne koyma bilincine, bir duvarı çıkma ve üstünü çatma bilincine kadar olagelen bütün birikimin de en görünür haldeki yapısal ve işlevsel bir toplamıdır. Bu noktada da denilebilir ki, bir ev, çatıdan temele, duvardan kapıya kadar o yerdeki toplam bilincin bir ürünü oluşunun yanında sadece o eve has çatı ve kapının orada öyle oluşuna bakılarak ta aynı zamanda bambaşka ve benzersiz bir şeydir…
Değimlidir ki, insanı insana benzettiği kadar aynı zamanda kendine has kılan ve yapıp işlediği he ne var ise onu da ona özgü, ona has, onun işi, onun emeği yapan ve insanı insanla kaynaştırdığı kadar da, insandan insana değişen özgünlüğü, üslubudur…
İşte insan, şehir, dünya, zaman ve ev dediğimizde, dil ile beraber, bütün insani iş ve işlevlerin hem özgün bir toplamı, hem de özgül bir farklar bütününü ortaya koyarak anlam kazandığı bir yerdedir ev…Evet, boyutu ne olursa olsun kasabalarda, şehirlerde, dünyanın farklı coğrafyalarında evler vardır ve o evlerde yaşayan insanlar da her şeyden önce o evlerde yaşayanlar olarak, çatıp çaktıkları evlerinde anlamlarını bulmakta, o evlerin içinde en has renklerine bürünmekte ve hatta yine o evlerin içinde oğullar, kızlar, analar, babalar olarak şehri oluşturmakta ve bir gün bir yüksek tepeden bakan bir insanın gözüne belki akşamın bir saatinde, herhangi bir odasındaki ışığı kapatarak ya da açarak görünmekte, sonuç olarak ta o bakılan yerden görünen bitimsiz manzaraya boyutunu katan mesafe içerisinde bir bitimsizlik parçası olarak yer almaktadır. Ev şehrin içindedir çünkü, köyün, kasabanın içindedir, oradadır…O orada olmasa da belki şehir yine orada olacaktır ama o ev, hangi odasında olursa olsun kapanan ya da açılan ışığıyla o ışıklı toplama katıldığı sürece orada olmadığı sürece şehir de, köy de, kasaba da eksik olacak, tamlanmayacak, tamamlanamayacaktır…
İşte bu yüzden de, eski yeni demeden, bir ev’e nasıl bakılacağı, bakılan yerde neyin ve nelerin görüneceği, bir ev’e bakmaktan, sadece basitçe bakmaktan öte evi görmenin ne demeye geleceği, bir ev derken salt insandan mahalleye, oradan şehire, tarihe ve kültüre ve dil’ denen başat olguya nasıl olup ta ulaşılabileceği iyi hesaplanmalıdır…
İyi hesaplanılmalıdır ki, es geçilen görmezden gelinen, onarılmayan, öylece kalakaldığı yerde unutulan ve acı bir gün temeline grayderler yaklaştırırken bir eski evi yıkmakla, ortadan kaldırmakla aynı zamanda bir tarihe ve dil’e yapılan haksızlığın ölçüsü de ciddiyetle anlaşılabilsin…
Yoksa çığlık atar bir ev, uzun ve soluksuz bir çığlık atar bir ev ki; ta yüzyıllar sonra bşle duyulur da geç kalınır
Not: Bu çalışma, biri diğerini işaret eden, iki güzel esin’le kaleme alınmıştır, ilki, geçtiğimiz aylarda Erzurum Kültür Müdürlüğü,Kültür Sitesinde Sevgili Alparslan Kotan ve Hüseyin Kutan’ın çabalarıyla gerçekleştirilen ‘Erzurum Evleri Yok Olmasın / Çığlık’ konulu sergi ikincisi de, bu konuda araştırma yaparken okuduğumuz, Kıymetli Betül Çotuksöken Hocamızın TMMOB. Konut Sempozyumundaki konuşmasıdır…Teşekkürlerimle…
Kaynak Okumalar :
Turgut Cansever, Kubbeyi Yere Koymamak, İz Yayınları
Nermi Uygur, Salkımlar, Yapı Kredi Yayınları
John Urry, Mekânları Tüketmek, Çev. Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları