Önceki yazımızda Çevre ve Şehircilik Bakanımız sayın İdris Güllüce Bey’in “mahalle kavramı” vurgusuna yer vererek, “sitede herkes yalnız başına kalıyor. O duvarlar hem toplumdan soyutluyor, hem de site içindeki insanlardan soyutluyor…” tespitinin ne derece önemli olduğunun altını çizmiştik.
Yazımızın sonunda ise sayın Bakan’ın bu bağlamdaki bir hatırasına köşemizde yer vereceğimizi söylemiştik.
Söz konusu hatırayı sayın Güllüce, geçen yıl, “namehaber.com”’da yayınlanmış.
Aynen aktaralım efendim. Buyurun:
“… Dün Kızılay Genel Kurulu için Ankara’daydım. Araç beklerken simit satan karakaşlı, karagözlü doğulu bir çocuk gördüm. Sanki çocukluğumdaki bendi. Ben de tam onun yaşındayken (ilkokul dördüncü sınıf) simit satardım. Çocuğa yaklaştım,” kaç kuruş” dedim. Kaç tane satıyorsun, ne kazanıyorsun,  kazandığını ne yapıyorsun, diye sorular sordum. Cevaplar biraz çekingen biraz da nazlı oldu. “Kravatlı, laci’li biri, bu soruları niye sorar ki?” ön şartlanmasıyla cevap veriyordu. Tam değilse de çocukluğumuzun epey benzerlikler gösterdiğini fark ettim. Çok sempatik çocuk. Hem cevap veriyor, hem müşteri gözetliyor. (bu arada benim de çocukluğumda çok sevimli olduğumu söylerlerdi bu da çok hoşuma giderdi). Soru faslı çocuğu hafif rahatsız  etmişti. Kendisine “burada kaç simit var bir say  bakalım” dedim. Bir mana veremedi ama saydı. Hepsi ne tutuyor dedim hemen söyledi. Simitlerin ücretini ödedim ve birisini kendime aldım. Diğerlerini gelip geçene şuradakilere ver dedim. Simidimi yemeğe başladım. Ne yazık ki benim simit satarken kendime ayırıp, satmayarak şekerli çayla yediğim son simidin tadını hiçbir simit vermiyordu. O ne tattı o ne lezzetti. . Dağıtacağı simitleri kısa zamanda dağıttı . Pire gibiydi maşaallah. Kısa sürede satmanın keyfi yüzüne yansımıştı . Tekrar yanıma çağırdım. “Bak ufaklık ben” dedim, (İsmini mahsus yazmıyorum)  kendimi tanıttım . Şu andaki konumumu söyledim. Sen benim gibi milletvekilliğinde kalma, Başbakanlıkta da kalma (Sayın Başbakan da simit satmış birisidir) Cumhurbaşkanlığını hedefle, istersen başarabilirsin dedim. Kara gözlerinden öptüm ve yanından ayrıldım.
Bu arada araç geldi. Yolda hafızam gerilere, çok gerilere gitti. İlkokul dörtteydim. Tıpkı bu çocuk gibi fazla hareketliydim (bu yüzden okulda pire deyip beni kızdırırlardı). Sabahın karanlığında Erzurum’da mahalle başı denen semtteki evden, elimde seleyle yola çıkar, Kavakkapı semtindeki simitçi fırınına varır, benimle aşağı yukarı aynı yaşlardaki çocuklarla sıraya girerdik. Fırından simitlerin çıkmasını beklerdik.
Fırındaki pişirme işini Şuayip emmi yapar, ve beklemelerde Alvarlı Efe’den gazeller söylerdi. Çok ama çok da güzel söylerdi. “Uşaklar Efeyi öğrenin, bu gazelleri de öğrenin, besmeleyle işe başlayın” ve benzeri şeyler söyler, bize manevi telkinlerde bulunurdu. Fırından simitler çıkınca, sayarak alır, selelerimize koyar,  sonra da parayı verip oradan ayrılırdık. 32 simit iki buçuk liraydı, satınca üç lira yirmi kuruş olurdu. Yani yetmiş kuruş kazanırdık günde. 32 simite bir tane de ilave ederler, “hediyemiz  bu da” der selemize koyarlardı. Sanırım nefsimiz çeker, bir tanesini de biz yiyelim diye, çok ulvi bir esnaf geleneği olarak böyle yaparlardı.
 Simidimi alır, sabahçı kahvelerine uğraya uğraya, Palandöken kahvehanesine gelirdim. Kazım abi diye İspirli bir kiracı orayı işletirdi. Çok iyi biriydi. Kahvehanenin sobasının yanması lazımdı. Bunu ben yapardım. Simitlerim bitince son simidimi ayırdığımı bilen Kazım abi, hemen  iki şekerli bir çayı önüme koyardı.
Şekerli çay ve simit, o ne tad!
Tabii işin aslı şu; çocuksun, damak tadı duygun zirvede,  kahvaltı yapmamışsın. Ancak bir tane yiyebileceksin, tabii ki çok lezzetli gelecek.  Kazım abiye, Allah’a ısmarladık der ayrılırdım.
Doğru eve, önlüğünü giy koş okula. Diğer günlerde de aynı şeyler.
Bayramlarda okulda, önlük ayakkabı yoklaması yapılır, önlük ve ayakkabısı eski olanlar törene alınmazdı. Törene katılacakları ağzımızın suyu akarak sınıfın penceresinden seyrederdik. Ben hiç törene alınmadım (eski önlük eski ayakkabılı olanları törene alsalardı ne olurdu ki, diye hep sorardım kendime, cevabını da bulamadım).
Bayramlarda tören alanında simit satardım, ama okulumun olduğu yere yaklaşmaz, görmelerini istemez, okuldan arkadaşlarım görürlerse mahcup olacağımı düşünürdüm. Bu gün nerde simit satan çocuk görsem kendimi görmüş gibi olur, yukarda anlattıklarımı hatırlar, törenlere katılamamanın ezikliğini derinden hissederim.
Tuzla Belediye Başkanlığım döneminde, törenlerde önümden okullar geçerken “Allah bana törenlere katılamama ezikliğime karşılık şu andaki konumu ikram etti herhalde” diye dalar giderdim. 
Sevgili dostlar, bizim kuşak çok zor hayat şartlarından buralara geldi. Ben geldiğim yeri unutmadım . Allah da unutturmasın.  (…)”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner518

banner525